Bugün çıkıp bir adamı sevip gelmesi ne zor, bir bilseniz…

* Taslak. Sondan birkaç önce

Allah belamı versin, çok sevdim ve nasıl sevindim. Bir gün -hangi gün sahi- daha önce hiç gitmişliğim de olmadığından üç beş parça eşya ile sadece kendini alıp gitmelerini sevdim.

Gelmelerini de sevdim; pek gelmediğinden hakkını vere vere sevebildim denemez ama vallahi de billahi de çok aşık olmuştum. Şartlar oraya getirmişti beni.

Sevmem gerekiyordu. Başka şansım yoktu. Üzerinde tepindiğim dünyada başka hiçbir erkek kalmamıştı ve benim ölesiye aşık olmaya ihtiyacım vardı. Üstelik noktalama işaretlerinden sonra bir boşluk veriyordu.

Bir gün çok mu güzel gülümsedi de baktım yüzüne, bilmiyorum. Bir anda parmak ucuna mı değdi kolum?

Açılın, o parmak uçları benim! Çabuk çekin dudaklarınızı onu ağzından. Ve hadi gidip ağlayın başka adamların kollarında. Size sözüm olsun, saçlarınızı okşamalarını sağlayacağım.

En çok anladığını zannetmek güzeldi. Bi adamı seviyorsun ve tam o sırada, tesadüf bu ya, onu anladığını zannediyorsun. Ne muhteşem! Evet, evet, tam da düşündüğün gibi demek istedi, değil mi? Ne saflık! ve yüzük parmağını tutması ne güzel.

“Gün geçmiyor ki gün geçmesin” günlerinde onu düşünmek, anlamak ve başka kadınlar için kazandığı tüm sevaplarını affetmek de güzel geldi zamanla. Bi’ kere, aşık olmak çok güzeldi lan.

Bugün çıkıp bir adamı sevip gelmesi ne zor bir bilseniz…

Tek sorun istediği kadar kötü bir adam olamamasıydı. Üstelik ne acı ki, işleyebileceği tüm günahlar da, daha önce çok defa keşfedilmiş, haneye artı point olarak yazılmıştı. ve o, ne yaparsa yapsın, aslında amel defterinde sürprize yer yoktu.

Oysaki tam bir günahkar gibi dizilmişti dişleri. Ne şansızlık!

Mikail’e küfrede küfrede yürüdüğü soğuk sokaklarda olması bile onun suçu değildi. Kim, o soğukta kendini ısıtacak kadar gözyaşı yokken, gidip bile isteye üzer kendini? Kötü insanlar yapamaz bunu, eminim! Hele ki saçlarının arasına serpilmiş o beyazlarla, asla!

Tekrar. Tek suçu bol bol Mikail’e sövdüğü bir coğrafyaya yerleşmesi miydi? Hayır, bu değildi affedilemez olan.

Açılın! Hasta kendini affedemiyor, nabzı hızla azalıyor doktor.

Bir gece yarısı çalmıştı telefon. Takati yoktu ama yine de telefona mı sarılmıştı, son bir özür için tüm sevdiği kadınlardan, bilmiyorum. Geceydi ve o, tam da geceye yakışır bir sarhoştu. Sabah oldu sonra. “Evet” dedi. “Seni de…”

En çok o gün üzülmüştüm doktor. En çok o gün…

PS: Dixi et salvavi animam meam

4 weeks ago 5 notes

Taslak vol. bilmem kaç

  • Aksak ritimli sıradan aşklar ülkesinde, sıradan bir vazgeçiş hakkında

Belli bir zaman sonra üzülemez bile insan. Aniden gelir. Vazgeçiş ancak imkansız olduğunu anlayınca çalar kapını.

Kapıdaki “olmaz”lar, umutlarını itip kenara, tüm heybetiyle dikilir karşına. Aranızda yaşandığını zannettiğin her şey ve hatta tahayyülünün alamadığı kadar fazlası aslında binlerce kez yaşanmış, bitirilmişken, eğip boynunu “olmaz”lara, kabullenirsin gelecekte yaşanacak sıradan aşklarını şimdiden.

Ritmi aksak, bu sıradan aşklar ülkesinde anlatılagelen masallarda bile nadir bulunan bir iksire dönüşür tutku. Az önce içmişsin kadar yoğun gelen o iksir, sanki hiç tatmamışsın gibi bulanık bir hayal olur bir anda.

Masal bu ya… aşık olduğun adam, uzak diyarlardaki prensesinin arkasından kul köle olup, bir gün ona kavuşma hayali ile önüne çıkan her engeli yıkıp ezerken anlarsın aslında hikayenin daha çok başında olduğunu ve prenses rolünün bu sefer sana biçilmediğini.

Bilirsin, tüm masallar mutlu sonla biter. Prenses başına her ne gelirse gelsin, prensinin hayali ile tutunur yaşama. Ruhları bir, bedenleri ayrı insanlar aşılmaz görünen denizleri aşar, aradan onlarca yıl geçse bile bir gün kavuşurlar birbirlerine.

2 months ago 1 note

"

Elimde pimini tek bir kişinin çekebileceği bir bomba var. Buraya kadar sorun yok, güvende olduğumuzu bile düşünebiliriz hatta. Lakin, haberi yok; bir merhaba dese yeter!

Ondan sonrası mı? Elbette tufan…

"

- Elke Schmitter

6 months ago 3 notes

Taslak

Orada duruyor aslında. Hani neredeyse parmaklarımın ucunda. Ne garip. Söyledim de aslında ama kurtaramadım bu sefer ruhumu. Birine tutuluveriyorsun bir gün. Hiçbir neden yokken üstelik. Gitgide daha fazla istiyorsun onu. Kaçtıkça kovalıyor, soluklanmaya vakit bulamıyorsun. Sonra biri tutuluyor sana. Sen berikinin peşinde koşarken, ardındaki kalıyor bu sefer nefes nefese. Gülmeyin lan. Garip işte. Saçın başın dağılıyor bir de koşarken. O kötü.

7 months ago 1 note

“I feel blue”

Kasım doğumluyum. Haliyle bir miktar kanım kaynar yağmura ama yağmurlu bir akşamda, eğer evinde değilsen ve dönmek istiyorsan, gündemin yağmur olmaz elbet. Döndüğünde, içerdeki o sessizlikte sesini duyar, farkedersin tekrardan onu. Sonra varlığına şükredersin. Varabildiğine, varacak yerin olduğuna… 

Dönüş yolları güzeldir, tıpkı gitmesi gibi. Giderken istediğin gibi dönebileceğini, karşılanacağını bilirsen. Gitmesi de güzeldir, bakma sen; kaçıyor gibi gitmiyorsan, uğurlayanların varsa, döndüğünde koyduklarını bıraktığın yerde bulacağını biliyorsan…

Dönmekten de öte, dönüş yoluna girmenin kendisi güzeldir bi’ kere. Daha önce geçtiğin, bildiğin bir yoldur. Giderken başına geleceklerden bihaber çıkarsın yola. Dönerken ise eski toyluğun kalmaz, tecrübe sahibi olmuşsundur ama genelde travmatiktir dönüşler. 

Bir de gitmemek vardır. Gitmeyi tercih etmemek. Binlerce kez gidersin aslında da, farketmezler çoğunlukla. Duruyorsun gibidir uzaktan bakınca. Oysa gidersin. Hatta bazen zannettikleri yerde hiç olmazsın ama keskin hatları yoktur ya yolculuklarının, ondan kalıyorsun zannederler.

Bilmezler ki, bazen kalmak savaşmanın ta kendisidir. Savaşmaktan yorulduğunda ruhunu salar, dinlendirir, öyle devam edersin çatışmaya. Çünkü bu bitmez bir harptir ve bilirsin ki, zorlu bir harp, onlarca muharebe görebilir.

(Bu blog postunda bahsedilenden çok daha iyi şekilde özetlenmiş hali için sizi böyle alalım.)

I feel blue: İngilizce’de “depresyona girmek, umutsuz olmak” manasına gelen bir deyim. Pablo Picasso’nun 1901-1904 yılları arasında, ağırlıkla mavi rengi kullandığı ve yaşamın en hüzünlü hallerini yansıttığı mavi döneme ait bir gönderme.

7 months ago 2 notes

"Dik bir yokuş gibi aşk. Zirveye vardığında nefes nefese; inerken tek seferde, kıra döke, düşe kalka…"

- Elke Schmitter

7 months ago 22 notes